Serbest Kürsü
    
     Gezilerimiz

     Spor Faaliyetlerimiz

     Fen ve Teknoloji

     İngilizce

     Etkinliklerimiz

     Röportaj
 


     Resimlerimiz

     Şiirlerimiz

 









 

 

EGE YALÇINBAŞ MUZAFFER İZGÜ ÖDÜLÜNÜ KAZANDI
 

MİNİK BİR YAĞMUR DAMLASIYIM

erhaba! Ben minik bir yağmur damlasıyım. Aslında yakın bir zamanda yaşadığım bazı olaylar beni daha olgun ve bilinçli bir damla haline getirdi. Yani dışımdan küçük görünsem bile içimde büyük düşünceler taşıyan bir yağmur damlasıyım ben. Zaten şimdi ben de sizlere cennet denen o kusursuz yerden sizlere yeryüzündeki her şeyi öğrendiğim dünya turumu anlatacağım. Her şey  büyük bir gök gürültüsüyle başlamıştı…

Bulutlar çarpışıyordu.B ir anda her yer aydınlanıp kararıyordu. Şimşeklerin gürültüsü bizlere yeryüzüne düşüşümüzün gittikçe yaklaştığını hatırlatıyordu. İlkbahar çiçekleri rüzgarla beraber uçuşuyordu. Benim ise yapabileceğim tek şey minik damla arkadaşlarımla beraber yumuşacık bulutların içlerinde beklemekti. Ama artık sıkılmaya başlamıştık. Bulut annelerimiz kar beyaz renklerini kaybetmişler, gri bir hal almışlardı. Yukarıdan, insanların fırtınadan kaçışları açıkça görülüyordu.Sonunda yağmur başladı. Arkadaşlarım teker teker dünyanın dört bir yanına düşüyordu. Fakat ben bekledim ve görkemli güneş saklandığı yerden gülümsemeye başladığında upuzun ve rengarenk bir gökkuşağı gördüm. Bu harika gökkuşağının başına oturdum ve kayarak kendimi kaderin ellerine bıraktım.

Gözlerimi açtığımda eğik bir yapının üzerinde olduğumu fark ettim. Önce biraz korksam da sonunda Piza Kulesi’nin üzerinde olduğumu anlayabildim. Uyuyakaldım. Uyandığımda güneş yeni doğmaya başlamıştı. Gökyüzü kara renklerinden kurtularak şeker pembesi, sarı ve lila renklerine bürünmüştü. Derin bir nefes aldım. Manzaranın tadını çıkarmaya başladım. Bu bana göre hayatımın başladığına dair bir işaretti. Saat altı gibi Roma halkı uyanmaya başladı. Fırından mis kokular etrafa yayıldı, sabah gazeteleri kapıların önüne bırakıldı ve evlerin pencereleri açıldı. Anneler evi yönetme, babalar işe, çocuklar ise okula gitme çabasındaydılar. Ben de tam Roma şehrini seyre dalmıştım ki aniden arka sokaklardan bir çığlık kopuverdi. Bir baktım ki iki genç bir kızın çantasını çekiştiriyor. Hayretle kızın etrafını saran insanlara baktım. Kız çaresiz bir durumda “Aito” (yardım) diye bağırıyordu. Birden ayak sesleri duyuldu ve karşımıza bir genç delikanlı çıktı. Kızın hemen yardımına koştu. Çantasını geri alan kızın yüzünde hiç unutamayacağım bir gülümseme belirdi. “Grazie!” diye haykırdı ve onun yardımına koşan gence el salladı. İtalya’da  yardımseverliği öğrendim. Acaba dünyamızda böyle bir duygu hala var mıydı?

Buharlaştım ve hiç beklemediğim bir anda yağmur başladı yine. Bu sefer kader beni ilkbaharın göbeğinde kızgın güneşin hakim olduğu uçsuz bucaksız Afrika topraklarına gönderdi. Çok şaşırmıştım. Zambia topraklarında pek fazla yağmur yağmazdı. Bir sarmaşığın altına gizlendim ve ormandaki hayvanların hayatını gözlemeğe başladım. Tam üstümde büyük bir piton yılanı kahvaltının ardından uykunun tadını çıkarıyordu. Uzakta goriller yapraklardan yuva yapmışlardı kendilerine. Kocaman düzlüklerde zürafaların uzun boyunları görünüyordu.

Filleri görmek pek de zor değildi. Kokularından dolayı onları ta uzaklardan fark edebilirim! Bende daha yeni yeni Afrika’nın tadını çıkarıyordum ki birden aslanın kükremesi duyuldu. Hayvanlar başlarını çevirdiler. Ben ise anlamıştım ki bu yardıma muhtaç birinin kükremesiydi.Hemen sesi takip ederek aslanı bulmaya çalıştım ve sonunda onun bir avcı tarafından öldürülmek üzere olduğunu gördüm. Bu sahne karşısında kalakaldım. Güzel bir aslanın hayatına sırf para için son vermek gerçekten acımasız insanların yapabileceği bir işti. Aslan yeşil gözleriyle avcının gözlerinin içine bakıyordu. Yumuşak patileri ve tüylü kuyruğu iplerle bağlanmıştı. Avcı tüfeği dayadı, nişan aldı… Ama yapamadı. Bu güzelim yaratığa kıyamadı, onu serbest bıraktı. Artık aslan özgürdü. Afrika’da acıma duygusunu öğrendim. Eğer dünyamızda bu his hala var olsaydı şu anda bambaşka bir dünyamız olmaz mıydı?

Bir su birikintisiyken aniden buharlaştım. Güneş beni evime, bulutlara çıkardı. Geceyi orada geçirdim. Yeniden arkadaşlarımla olmak çok hoştu. Bu mutluluk kısa sürdü ve ben bu sefer Paris’e duygusal bir yaz yağmuru olarak indim. Muhteşem Eyfel Kulesi meğerse yakından daha da etkileyiciymiş! Yavaş yavaş süzülerek büyüleyici bir bahçenin içinde buldum kendimi. Yanıma iri bir gözyaşı düştü. Kanadı kırılmış bir güvercin gibi boynu büküktü, kafasını kollarının arasına gömmüştü. Uzaklaşan ayak sesleri duyuldu. Ağır adımlarla bir delikanlı menekşelerin arasından arkasına bakarak ilerlemeye çalışıyordu, fakat kalbinin sesi ona “Geri dön!” diyordu. Bir şeyler yapmam lazımdı ama ne? Kız eğer başını kaldırsa delikanlının geri dönmek istediğini görecekti. Kızın mis kokan saçlarına aktım ve bununla birlikte kız yukarı sıçradı ve onu gördü! Delikanlı birkaç adım atarak “S’excuser” (afedersin) diye fısıldadı. Kızın yemyeşil bakışlarından onu affettiği belliydi. Özlemle birbirlerine koşuşlarını hiç unutmam. Fransa’da sevgiyi öğrendim, sevginin ne kadar güçlü olabileceğini. Dünyamızda herkes birbirini sevse, yeryüzü yaşamak için daha anlamlı bir yer olmaz mı?


 

Ege Ayşe YALÇINBAŞ 8 A